18 Ağustos 2010 Çarşamba
17 Nisan 2009 Cuma
Yengeç Oyunu
Yaklaşık 100 yıl önce işlenen bir cinayetin perde arkasını aralama niyetindeki bir öğretim görevlisi ile öğencilerinin, bu çabaları sırasında karşılaştıkları engeller ve bunlara karşı geliştirdikleri çözümler üzerinden yürüyen hikâye, bir yandan da Asya (Selvi Boylum Al Yazmalım’a selam) adlı öğretim görevlisinin annesi ve kız kardeşlerinden oluşan ailesiyle yaşadıklarını ameliyat masasına yatırmaya çalışıyor. Asya’nın travmatik geçmişinin yansımaları da belli noktalarda hikâyenin gidişatını belirleme işlevi üstleniyor. Ama tüm bunların yarattığı dağınıklık, hiçbirinin bir ‘üst hikâye’ oluşturmasını sağlayamıyor ve filmi bir tür ‘kopukluklar senfonisi’ne dönüştürüyor. Bu kopukluk içinde yol bulmaksa neredeyse olanaksız hale geliyor.
Ali Özgentürk, ‘toplumun kadına bakışı’ gibi dikkate değer ve özenle işlenmesi gereken bir tema seçmiş olmasına karşın, bunu binbir parçaya bölerek bütünlüğün kaybolduğu bir yapı kuruyor filminde. Zaman zaman didaktiklik tuzağına da düşen yönetmen, özellikle sonlara doğru bu durumun kurbanı oluyor ve söylemek istediklerinin etkisinin neredeyse sıfır noktasına inmesine neden oluyor. ‘İddialı’ bir söylem tutturmak için mutlaka karakterlere bu türden ‘okkalı’ cümleler sarf ettirmek mi gerekiyor diye de bir soru geliyor aklımıza bu noktada. Durumlar üzerinden hareketle söylenebilecek her şeyin ifade edilebileceğini düşünüyoruz. Özellikle ‘halk mahkemesi’ sahnesinde ‘nokta’ koyma kaygısının zirve yaptığını ve filmin oraya kadar aksayarak da olsa getirdiklerini ‘sönmüş bir balon’a dönüştürdüğünü söylemek mümkün.
“Yengeç Oyunu”nun oyunculuk açısından da pek şansı yok gibi. Bunda oyuncuları mı, yoksa Ali Özgentürk’ün bizleri olduğu kadar oyuncuları da inandırmayan senaryosunu mu suçlamak gerek bilemiyoruz. Hiçbir oyuncu, filmin tamamına yayılan bir tutarlılığı sağlayamıyor; kiminin trajedisine ortak olalım derken, kimi de karikatür boyutunda bir karakter çalışmasıyla önümüze konuyor. Hâl böyle olunca, ‘oyuncu korosu’nun herhangi bir şekilde uyum yakalamadığına tanık oluyor ve zaten bir türlü içine giremediğimiz hikâyeden iyice kopuyoruz.
Ali Özgentürk’ün bir yönetmen olarak tıkandığını işaret eden “Yengeç Oyunu”, sinemacının eski başarılarını bir daha yakalamasının mümkün görünmediğini gösteriyor bir yandan da. Sinema sanatının geçirdiği değişime ayak uyduramama probleminin had safhada yaşandığını hissettiren bu durum, Özgentürk’ü “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın senaristi ve “At”ın yönetmeni olarak saygıyla anmamıza vesile oluyor, ama yönetmenin gelecek projelerine dair herhangi bir umut kırıntısı sunmuyor. Umarız yanıltır bizi Ali Özgentürk ve söylediklerimizi ağzımıza tıkar! Umarız...
Hızlı ve Öfkeli 4
Serinin dördüncü bölümü ilk üç filmin araya sıkıştırmaya çalıştığı konu ve senaryo gibi gereksizlikleri bir kenara atıyor ve arabaları uzun, seksi çekimlerle gösterdikten sonra türlü mekanlarda bitmek bilmeyen yarışlar sunuyor. Bunun üzerine bol bol kas gösterisi, zorlama kavga sahnesi ve daha da zorlama lezbiyen öpüşmeler sunuyor. Filmin pazarlama mekanizması erkek seyirciyi hedefine o kadar alıyor ki, filmin pelikül yerine testosterona basıldığını oğrensem şaşırmam.
Aslında ortada bir konu var gibi. Hatırladığım kadarıyla aktarmaya çalışayım: İlk filmden beri kanundan kaçmakta olan yasadışı yarışçı Dom Toretto (Vin Diesel), çetesinin önemli bir üyesinin öldürüldüğünü öğrendikten sonra evi olan Los Angeles’a dönmeye ve arkadaşının katilini bulmaya karar verir. Bu arada ilk filmde Dom’un kaçmasına izin veren dedektif Brian O’Conner (Paul Walker), efsanevi bir uyuşturucu baronunu alaşağı etmeyi planlıyordur. Zaman ilerledikçe Dom ve Brian, aynı hedefin peşinden gittiklerinin farkına varırlar.
Tabii ki seksenli yıllardan çıkma her polisiye intikam filminin baştacı olan bu klişe konunun var olmasındaki tek amaç, bir uzun yarış sahnesinden diğerine atlarken arada gözlerimizi dinlendirmemize olanak kılmak. Aslında kimsenin umru değil senaryo. Asıl amaç ilk filmin tıpatıp aynısını ekrana aktarıp kolaydan parayı koparmak. Bu amaç ilk filme kıyasla sadece iki adet “The” kelimesini aradan çıkaran orjinal isminden bile bariz. Türkçe ismi en azından sonuna “4” koymayı akıl etmiş.
Tamam senaryoyu umursamıyoruz, peki yarış sahneleri nasıl? Açıkcası filmi açan petrol kamyonu takibi hiç fena değil. Ardından gelen yarış sahnesi ise Need for Speed tarzı yarış oyunlarını o kadar hatırlattı ki, sanki Playstation’una yapışmış on yaşında bir çocuğa bakıcılık yapıyoruz ve velet bir kere oynamak için bile kontrolü vermeyi reddediyor. Hatta bu tür oyunların baştacı köşede görünen bilgisayar destekli GPS bile var filmde. Artık ne desem azdır.
Ta sekiz sene önce ilk film ile yıldızları parlayan Vin Diesel, Paul Walker, Michelle Rodriguez ve Jordana Brewster (Kim?), finansal bakımdan elle tutulur başka bir seriyi kapamayıp mega star hayalleri sönünce son şans olarak Hızlı ve Öfkeli’ye geri dönüyorlar. Vin Diesel’ın güneş gözlüklerinin ardından cool pozlar vermekten ileriye gidemeyen oyunculuğu ile Paul Walker’ın efor sarfetmeden abartı bir performans sergilemeyi becerdiği oyunculuğu iki yıldızın da geride bırakmaya uğraştığı eski işlerine geri dönmeleri yüzünden hissettikleri depresyona ayna tutuyor.
Filmin yönetimi hakkında bir iyi, bir kötü haberim var: İyi haber, Hızlı ve Öfkeli 4’ün yönetmeni 2002 yılının en başarılı bağımsız filmlerinden Better Luck Tomorrow’u yönetmiş Justin Lin. Kötü haber, Hızlı ve Ökeli 4’ün yönetmeni Annapolis ve Hızlı ve Öfkeli 3 gibi son yılların en çok dalga geçilen iki filmini de yönetmiş Justin Lin.
Better Luck Tomorrow vizyona girdiğinde Justin Lin’in filmi kendi finanse ettiği için milyonlarca dolarlık borca girdiği haberleri yayılmıştı. Lin, neredeyse sekiz yıl sonra halen bu borçları ödeyememiş herhalde ki halen önüne hangi film atılırsa yönetiyor. Hızlı ve Öfkeli 4’ün sonuna bakılırsa Hızlı ve Öfkeli 5’i yönetmesi beklenir.
Araba hayranları tarafından ani bir suikaste kurban gitmeden yazıyı burada bitirmem iyi fikir gibi. Fakat adil olalım, bu eleştiri boyunca bir kere bile filmde görünen alabaların kalitesini ti'ye aldım mı? Karanlık bir sokakta karşıdan karşıya geçerken Mustang V6’nızla beni ezmeden önce bu sorunun cevabı aklınıza gelir umarım.
Okuyucu / The Reader - Okuyucu
Aslına bakarsanız, “Okuyucu,” özellikle En İyi Film ve En İyi Uyarlama Senaryo kategorilerindeki adaylığını büyük ölçüde hikayesine borçlu. Film, 15 yaşında bir delikanlının İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz’de çalışmış bir gardiyan kadınla olan gönül bağı üzerinden Almanya’nın Nazi hükümeti ile olan hesaplaşmasını konu ediniyor. Hiç şüphesiz ki, böylesine trajik ve beyazperdede sıkça işlenen bir konuyu, Ralph Fiennes ve Kate Winslet gibi yıldız oyuncular ve Stephen Daldry gibi daha önce iki kez Oscar yarışına girmiş bir yönetmenle filme aldığınız zaman Oscar Akademisi’nin ilgisini çekmemeniz olanaksız. Anlayacağınız, “Okuyucu”nun paketi yeterince şaşalı ve göz alıcı. Oscar Akademisi için de genellikle paketin içinden ne çıkacağından çok, paketin ilk görüşte nasıl bir etki yarattığı önemli zaten.
Tabi ki, “Okuyucu”nun görkemli paketinin altında takdir edilmesi gereken özellikleri de var. Öncelikle, bütün gücünü Kate Winslet’in etkili performansından alan filmin, başrol oyuncusu seçiminde oldukça başarılı olduğunu söylememiz gerek. Zira filmin, Kate Winslet’in performansından yoksun kaldığı takdirde, İkinci Dünya Savaşı üzerine çekilmiş binlerce filmle birlikte rafa kaldırılacağına şüphe yok. Winslet, geçmiş icraatlarını (en azından bilinç düzeyinde) sorgulamadan, makinevari bir hayat süren Hanna’nın mesafeli tavrını ve çocuksu heyecanlarını başarıyla yansıtıyor ve canlandırdığı karakterin İkinci Dünya Savaşı’dan sonra bloke ettiği iç dünyasını bütünüyle görünür kılıyor.
Bununla birlikte, filmde başkarakter Michael Berg’ün gençliğini canlandıran David Kross’un performansı da son derece güçlü. “Okuyucu,” Michael’in tedirginliğini, korkularını ve Hanna’ya olan tutkusunu içtenlikle canlandıran David Kross’u ileride daha sık göreceğimizin en açık kanıtı.
Diğer yandan, Hanna ile ilgili gerçeklerin açığa çıkmasıyla beraber kendi kişisel geçmişini sorgulamaya başlayan Michael’ın, bir yandan da Nazi hükümetinin korkutucu icraatlarıyla yüzleşmesini iç içe anlatan filmin senaryosu da aslında oldukça zekice tasarlanmış. Tabi ki, “Okuyucu” bu zekice tasarıyı filmin uyarlandığı çok satan romanın yazarı Bernhard Schlink’e borçlu. Ancak uyarlandığı romana sadık kalmayı seçen film, belli ki oldukça yerinde bir karar vermiş.
Stephen Daldry de, “Okuyucu”nun sembolik anlamlara açık, çok katmanlı senaryosunu, olabildiğince akıcı bir biçimde görselleştirmeyi başarmış. Hanna’nın ‘kirli’ geçmişiyle başa çıkmak için verdiği mücadele ve Michael’ın Hanna’nın geçmiş icraatlarını mantık kuralları çerçevesinde değerlendirmeye uğraşırken yaşadığı bocalama filmin görsel diline en iyi şekilde aktarılmaya çalışılmış. Ancak Daldry’nin kimi noktalarda kör gözün parmağına yöntemiyle vurgulamaya çalıştığı iç çatışmalar ve ahlaki çelişkiler, filmin ister istemez belli bir noktadan sonra banalleşmesine neden olmuş.
Hanna’nın ‘kirli’ geçmişinden arınmak için takıntılı bir biçimde banyo yapması ve abartılmış çıplaklığı “Okuyucu”nun banal yönünü ortaya çıkaran en önemli özellikler. Bununla birlikte, Hanna’yı bir yandan kötü karakter suretine büründürmeye çalışırken bir yandan da kurban rolüne sokmaya uğraşan filmin suya sabuna dokunmadan işleri tatlıya bağlama isteğinin de öyküyü oldukça bayağı bir şekle büründürdüğünü de söylemek gerek. Öte yandan, hikayedeki en ‘Alman’ isme sahip olan Hanna Schmitz başta olmak üzere diğer tüm karakterlerin de olabildiğince Almanvari bir aksanla İngilizce konuşmaları ise izleyicileri her daim rahatsız eden ve filmin her aşamasını yapaylaştıran bir özellik.
Bana sorarsanız, yeni nesil Alman gençliğinin Nazi hükümeti ile olan hesaplaşması üzerine bir film izlemek istiyorsanız, 10. Sinema-Tarih Buluşması’nda gösterilen “Ve Sonra Turistler Geldi / Am Ende kommen Touristen”i seyretmenizde yarar var. Çünkü bu filmi izlerken anlatılan hesaplaşma hikayesini, öncelikle birinci elden dinleme imkanına sahip oluyorsunuz. Aynı zamanda, son derece sade bir üsluba sahip, düşük bütçeli bu yapım aracılığıyla, tüm Oscar şaşasından uzak bir biçimde, sadece hikayenin özüne odaklanıp, eleştirel bir hesaplaşma hikayesi izleyebiliyorsunuz.
Ancak eleştirel ve sahici bir yapımdan çok, dramatik ve kurgusal yönü kuvvetli bir çalışmayla karşılaşmaktan yanaysanız, “Okuyucu” sizin için uygun bir tercih olabilir. Çünkü satır aralarına bakıldığında alt yapısındaki boşlukları hemen belli etse ve fos çıksa da, “Okuyucu” oyuncu kadrosunda yer alan Kate Winslet, Ralph Fiennes ve David Kross gibi isimler sayesinde dramatik yapısını ayakta tutmayı başaran ve sıkılmadan izlenebilen bir çalışma. Tercih sizin.
Tabi ki, “Okuyucu”nun görkemli paketinin altında takdir edilmesi gereken özellikleri de var. Öncelikle, bütün gücünü Kate Winslet’in etkili performansından alan filmin, başrol oyuncusu seçiminde oldukça başarılı olduğunu söylememiz gerek. Zira filmin, Kate Winslet’in performansından yoksun kaldığı takdirde, İkinci Dünya Savaşı üzerine çekilmiş binlerce filmle birlikte rafa kaldırılacağına şüphe yok. Winslet, geçmiş icraatlarını (en azından bilinç düzeyinde) sorgulamadan, makinevari bir hayat süren Hanna’nın mesafeli tavrını ve çocuksu heyecanlarını başarıyla yansıtıyor ve canlandırdığı karakterin İkinci Dünya Savaşı’dan sonra bloke ettiği iç dünyasını bütünüyle görünür kılıyor.
Bununla birlikte, filmde başkarakter Michael Berg’ün gençliğini canlandıran David Kross’un performansı da son derece güçlü. “Okuyucu,” Michael’in tedirginliğini, korkularını ve Hanna’ya olan tutkusunu içtenlikle canlandıran David Kross’u ileride daha sık göreceğimizin en açık kanıtı.
Diğer yandan, Hanna ile ilgili gerçeklerin açığa çıkmasıyla beraber kendi kişisel geçmişini sorgulamaya başlayan Michael’ın, bir yandan da Nazi hükümetinin korkutucu icraatlarıyla yüzleşmesini iç içe anlatan filmin senaryosu da aslında oldukça zekice tasarlanmış. Tabi ki, “Okuyucu” bu zekice tasarıyı filmin uyarlandığı çok satan romanın yazarı Bernhard Schlink’e borçlu. Ancak uyarlandığı romana sadık kalmayı seçen film, belli ki oldukça yerinde bir karar vermiş.
Stephen Daldry de, “Okuyucu”nun sembolik anlamlara açık, çok katmanlı senaryosunu, olabildiğince akıcı bir biçimde görselleştirmeyi başarmış. Hanna’nın ‘kirli’ geçmişiyle başa çıkmak için verdiği mücadele ve Michael’ın Hanna’nın geçmiş icraatlarını mantık kuralları çerçevesinde değerlendirmeye uğraşırken yaşadığı bocalama filmin görsel diline en iyi şekilde aktarılmaya çalışılmış. Ancak Daldry’nin kimi noktalarda kör gözün parmağına yöntemiyle vurgulamaya çalıştığı iç çatışmalar ve ahlaki çelişkiler, filmin ister istemez belli bir noktadan sonra banalleşmesine neden olmuş.
Hanna’nın ‘kirli’ geçmişinden arınmak için takıntılı bir biçimde banyo yapması ve abartılmış çıplaklığı “Okuyucu”nun banal yönünü ortaya çıkaran en önemli özellikler. Bununla birlikte, Hanna’yı bir yandan kötü karakter suretine büründürmeye çalışırken bir yandan da kurban rolüne sokmaya uğraşan filmin suya sabuna dokunmadan işleri tatlıya bağlama isteğinin de öyküyü oldukça bayağı bir şekle büründürdüğünü de söylemek gerek. Öte yandan, hikayedeki en ‘Alman’ isme sahip olan Hanna Schmitz başta olmak üzere diğer tüm karakterlerin de olabildiğince Almanvari bir aksanla İngilizce konuşmaları ise izleyicileri her daim rahatsız eden ve filmin her aşamasını yapaylaştıran bir özellik.
Bana sorarsanız, yeni nesil Alman gençliğinin Nazi hükümeti ile olan hesaplaşması üzerine bir film izlemek istiyorsanız, 10. Sinema-Tarih Buluşması’nda gösterilen “Ve Sonra Turistler Geldi / Am Ende kommen Touristen”i seyretmenizde yarar var. Çünkü bu filmi izlerken anlatılan hesaplaşma hikayesini, öncelikle birinci elden dinleme imkanına sahip oluyorsunuz. Aynı zamanda, son derece sade bir üsluba sahip, düşük bütçeli bu yapım aracılığıyla, tüm Oscar şaşasından uzak bir biçimde, sadece hikayenin özüne odaklanıp, eleştirel bir hesaplaşma hikayesi izleyebiliyorsunuz.
Ancak eleştirel ve sahici bir yapımdan çok, dramatik ve kurgusal yönü kuvvetli bir çalışmayla karşılaşmaktan yanaysanız, “Okuyucu” sizin için uygun bir tercih olabilir. Çünkü satır aralarına bakıldığında alt yapısındaki boşlukları hemen belli etse ve fos çıksa da, “Okuyucu” oyuncu kadrosunda yer alan Kate Winslet, Ralph Fiennes ve David Kross gibi isimler sayesinde dramatik yapısını ayakta tutmayı başaran ve sıkılmadan izlenebilen bir çalışma. Tercih sizin.
Pazar: Bir Ticaret Masalı / Pazar: Bir Ticaret Masalı - Pazar:Bir Ticaret Masalı
“Pazar”, Doğulu bir genç adamın para kazanma adına giriştiği çabanın yan etkileriyle donanmış bir yol filmi atmosferinde gelişip sonlanan bir yapım. Kapitalizmin kolay yoldan köşe dönme zihniyetine verdiği primin artıklarıyla motivasyonlanan kahramanımızın hikâyesi, Türkiye’den Azerbaycan’a uzanan bir kaçakçılık serüvenine dönüşüyor ve ‘ticarî bakış’ın ipuçlarıyla ivmelenen bir ‘yitik adam’ portresi çiziyor bizlere. Mihram adlı bu karakterin yaşadıkları, her şeyi ‘mübah’ kılan kapitalist anlayışın yol açtığı dejenerasyonun da kapısını aralıyor ve onun saflıkla hinlik arasında sıkışıp kalan iç dünyasını deşifre etmemizi sağlıyor.
‘Küçük’ bir insanın ‘büyüme’ hayallerinin ete kemiğe bürünmüş hali diye de niteleyebileceğimiz “Pazar”, hamile karısıyla sıkıntılı bir yaşamı sürdürme çabasındaki kahramanımızın hayatla alışverişinin ardına takılıyor ve ödediğinin karşılığında neler aldığına (ya da alamadığına) yöneltiyor kamerasını. Ticaretin malla yaptığını Mihram hayatını ve geleceğini riske atarak yapıyor, ‘güzel yaşam’ hayalinin ona dayattığı pencereden bakmaya çalışıyor, dahası bu pencereden kafasını uzattığında olacaklara karşı savunmasız olduğunu da biliyor. Ama her şeye ve herkese karşın tehlikenin göbeğine atılmaktan da geri durmuyor.
Ben Hopkins, yazıp yönettiği filminde merkeze koyduğu karakterin her türlü motivasyonunu doğru araçlarla açıklıyor bizlere ve ‘karanlıklaşma’ riski taşıyan hikâyesini ‘aydınlık’ bir kadraj içinde tutmayı başarıyor. Trajediye doğru gitmesi beklenen kahramanın serüvenini ‘masalsı’ bir çizgiye oturtan ve Frank Capra’dan bu yana sinemanın temel yaklaşımları arasında ön sıralarda yer bulan ‘pembe gerçekçiik’ üzerine tırmanan bir yapı kurmayı başaran Hopkins, genç aktör Tayanç Ayaydın’ın Mihram karakterine hapsolmamızı sağlayan oyun gücünün de yardımıyla bütünü parçalamadan yoluna devam etme becerisi gösteriyor. Bu becerinin içine kattığı kapitalizm eleştirisini de sulandırmadan önümüze koyan yönetmen, yol hikâyelerinin çekiciliğinden de yararlanmayı biliyor ve kahramanın yolculuğunu ‘insanlık sınavı’ boyutuna taşıyor.
Hayatlarımızı şekillendiren ve çoğu zaman kurallarına isteyerek ya da istem dışı boyun eğdiğimiz kapizalizmin “Yapacaksın!” dediklerine karşı direnmenin olanaksızlığına da dem vuran “Pazar”, Kemal Sunal ve Şener Şen’li ‘toplumsal güldürü’leri hatırlatan yapısıyla keyifle izlenen bir film. Bu keyfin yanı sıra belli bir bilinç trafiği de sağlayan yapım, bu tavrını bir adım ileri taşıyamamanın sıkıntısını da yaşıyor ne yazık ki. Yukarıda sözünü ettiğimiz olumlu özelliklerinin altını çizerken ‘tereddütlü’ bir kalem tutuşuna sahip olan film, böylece etkiyi sınırlara kadar götürebilecek malzemesini belli bir noktada tutuyor. Yine de ‘para’nın hayatları nasıl yönettiği üzerine hissettirdikleriyle izlenmeyi hak eden bir çalışma olduğu tartışılmaz “Pazar”ın.
‘Küçük’ bir insanın ‘büyüme’ hayallerinin ete kemiğe bürünmüş hali diye de niteleyebileceğimiz “Pazar”, hamile karısıyla sıkıntılı bir yaşamı sürdürme çabasındaki kahramanımızın hayatla alışverişinin ardına takılıyor ve ödediğinin karşılığında neler aldığına (ya da alamadığına) yöneltiyor kamerasını. Ticaretin malla yaptığını Mihram hayatını ve geleceğini riske atarak yapıyor, ‘güzel yaşam’ hayalinin ona dayattığı pencereden bakmaya çalışıyor, dahası bu pencereden kafasını uzattığında olacaklara karşı savunmasız olduğunu da biliyor. Ama her şeye ve herkese karşın tehlikenin göbeğine atılmaktan da geri durmuyor.
Ben Hopkins, yazıp yönettiği filminde merkeze koyduğu karakterin her türlü motivasyonunu doğru araçlarla açıklıyor bizlere ve ‘karanlıklaşma’ riski taşıyan hikâyesini ‘aydınlık’ bir kadraj içinde tutmayı başarıyor. Trajediye doğru gitmesi beklenen kahramanın serüvenini ‘masalsı’ bir çizgiye oturtan ve Frank Capra’dan bu yana sinemanın temel yaklaşımları arasında ön sıralarda yer bulan ‘pembe gerçekçiik’ üzerine tırmanan bir yapı kurmayı başaran Hopkins, genç aktör Tayanç Ayaydın’ın Mihram karakterine hapsolmamızı sağlayan oyun gücünün de yardımıyla bütünü parçalamadan yoluna devam etme becerisi gösteriyor. Bu becerinin içine kattığı kapitalizm eleştirisini de sulandırmadan önümüze koyan yönetmen, yol hikâyelerinin çekiciliğinden de yararlanmayı biliyor ve kahramanın yolculuğunu ‘insanlık sınavı’ boyutuna taşıyor.
Hayatlarımızı şekillendiren ve çoğu zaman kurallarına isteyerek ya da istem dışı boyun eğdiğimiz kapizalizmin “Yapacaksın!” dediklerine karşı direnmenin olanaksızlığına da dem vuran “Pazar”, Kemal Sunal ve Şener Şen’li ‘toplumsal güldürü’leri hatırlatan yapısıyla keyifle izlenen bir film. Bu keyfin yanı sıra belli bir bilinç trafiği de sağlayan yapım, bu tavrını bir adım ileri taşıyamamanın sıkıntısını da yaşıyor ne yazık ki. Yukarıda sözünü ettiğimiz olumlu özelliklerinin altını çizerken ‘tereddütlü’ bir kalem tutuşuna sahip olan film, böylece etkiyi sınırlara kadar götürebilecek malzemesini belli bir noktada tutuyor. Yine de ‘para’nın hayatları nasıl yönettiği üzerine hissettirdikleriyle izlenmeyi hak eden bir çalışma olduğu tartışılmaz “Pazar”ın.
Kanun Benim
Deyim yerindeyse Western’ler Amerika’nın sömürgeci dönemine kadar geri giderken, vahşi doğanın medenileştirilmesi gerekiyordu. İronik bir biçimde ele aldığımızda ortaya çıkan sonuç aşikârdı: ıssız, uzak kaleler, çiftlikler, küçük kasaba barları, hapishaneler ve tabii kahramanların ve kötü adamların arasındaki çekişmeler… Genellikle Western’lerin bir çoğunda iyi-kötü karşıtlığının ötesine giden bir kaos vardır. Tüm bu anlatılanlardan yola çıkan Appaloosa, günümüzün koşullarına göre daha modernize edilmiş ve klasik olmayan bir Western. Başka bir okumayla; Kanun Benim (Appaloosa); sanat ağırlıklı bir roman adaptasyonu. Kısaca filmin hikâyesinden bahsetmek gerek. Çünkü film The Assassination Of Jesse James’in tarzına çok yakın.
1882 New Mexico, Appaloosa kasabası. Kanunsuzluk ve karmaşanın hüküm sürdüğü kasabalara seyyah olarak giden iki arkadaş Virgil (Ed Harris) ve Everett (Viggo Mortensen), gittikleri yerlerde kanun adamı olarak görev yaparlar. Kasabadaki halk uzun süredir Randall isimli bir çiftlik sahibi tarafından zulüm görmektedir. Randall’ı (Jeremy İrons) asmak üzere mahkemeye çıkaran ikilinin plânları kasabaya gelen dul bir kadının varlığıyla değişir. Hikâye bu noktadan sonra dramatik olarak akmaya başlar...
İçinde nefes alınan gezegenin düzenine küfür eden film; madalyonun sol tarafındaki düzensizlikle madalyonun sağ tarafındaki düzenin birbirlerine kenetlenmesiyle oluşan sistemin, ne kadar zavallı olduğunu seyirciye gösteriyor. Artı sistemin karanlık ve kanayan kalbine haklı saldırılarını sürdürürken, “kanun benim” diyen yasaların sadece tek kişiden ibaret olduğunu dile getirmekle kalmıyor, otoritenin tekdüzeliğini de ortaya koyuyor aynı zamanda. Bol paralı bol eğlenceli bir hayat anlayışının pompalanmadığı Appaloosa’da ilkel dönemin sorunları çok ciddi bir biçimde beyazperdeye yaftalanıyor. Bu nedenle Appaloosa oyuncu- yönetmen Ed Harris’in Batı’ya dair nostaljik fakat sert görüşlerini içeren ideolojisinin daha açık görüşlü toplumlarda psikolojik karmaşaya yol açmasını dile getiriyor.
Filmin başındaki şerif ve iki yardımcısının öldürülme sahnesi hunharlığın eseriyken, kötü adam Randall’ın üç kanun adamını vururkenki soğukkanlılığı ve olay karşısındaki tepkisizliğiyse yönetmen Ed Harris’in kendi tercihidir. Belli ki, Ed Harris böyle davranarak farkını ortaya koymak istemiş. Bolca sahne tozu yuttuktan sonra, yönetmenliğin bir virüs gibi kanına girdiğini fark eden Ed Harris’in özgün bir Western filmine imza atmış olması şüphe götürmez bir gerçek.
Spaghetti Western’lerden (A Fistful of Dollars, Sabata, Hang Em High, The Good, the Bad and the Ugly) farklı bir platformda yer alan Appaloosa banka soygunlarından ziyade daha ciddi meselelere burnunu sokuyor: kanunlar. Yani ‘’kendi kanunu kendin belirle’’ hesabı…
Tüm bu anlatılanlara istinaden geçmişi bügüne taşıyarak günümüzün Western filmlerine ayak uyduramayan Appaloosa seyircilere retro havası solutan eskitilmiş bir kağıt gibi. Geçmişi bugüne taşıyan filmin asıl ilginç yanı “modernize” izler taşıması. Buna karşın görsel efektler kullanılmamış. Şayet görsel efektler kullanılsaydı filmin eskitilmiş görüntüsü bozulabilirdi. Eski yılların Western’lerinin yeniden gündeme gelmeleri dışında başka amaçlarla üzerinde biraz değişiklik yapılarak özgün bir biçimde beyazperdeye aktarılmalarının öncüsü olan Appoloosa iyi kotarılmış bir western.
Peki ya oyunculuk? Oyunculuklar gerçekten çok başarılı. A History Of Violence ve Eastern Promises filmlerinin gol yemeyen kalecisi gibi sertliğini her şekilde ortaya koyan Viggo Mortensen adeta şerif rolü için biçilmiş bir kaftan. Ed Harris için zaten söylenecek laf yok. Çünkü “görünen köy kılavuz istemez.”
Tespihi masaya yatırıp racona göre konuşmak gerekirse; Appaloosa başından sonuna kadar bir şeyler anlatmaya çalışan, diğer yanıyla çeşitli mesajlar vererek günümüzün kanunlarını da tartışmaya açan has bir Western. Bu tarzdan hoşlananlara kesinlikle tavsiye edilir!
1882 New Mexico, Appaloosa kasabası. Kanunsuzluk ve karmaşanın hüküm sürdüğü kasabalara seyyah olarak giden iki arkadaş Virgil (Ed Harris) ve Everett (Viggo Mortensen), gittikleri yerlerde kanun adamı olarak görev yaparlar. Kasabadaki halk uzun süredir Randall isimli bir çiftlik sahibi tarafından zulüm görmektedir. Randall’ı (Jeremy İrons) asmak üzere mahkemeye çıkaran ikilinin plânları kasabaya gelen dul bir kadının varlığıyla değişir. Hikâye bu noktadan sonra dramatik olarak akmaya başlar...
İçinde nefes alınan gezegenin düzenine küfür eden film; madalyonun sol tarafındaki düzensizlikle madalyonun sağ tarafındaki düzenin birbirlerine kenetlenmesiyle oluşan sistemin, ne kadar zavallı olduğunu seyirciye gösteriyor. Artı sistemin karanlık ve kanayan kalbine haklı saldırılarını sürdürürken, “kanun benim” diyen yasaların sadece tek kişiden ibaret olduğunu dile getirmekle kalmıyor, otoritenin tekdüzeliğini de ortaya koyuyor aynı zamanda. Bol paralı bol eğlenceli bir hayat anlayışının pompalanmadığı Appaloosa’da ilkel dönemin sorunları çok ciddi bir biçimde beyazperdeye yaftalanıyor. Bu nedenle Appaloosa oyuncu- yönetmen Ed Harris’in Batı’ya dair nostaljik fakat sert görüşlerini içeren ideolojisinin daha açık görüşlü toplumlarda psikolojik karmaşaya yol açmasını dile getiriyor.
Filmin başındaki şerif ve iki yardımcısının öldürülme sahnesi hunharlığın eseriyken, kötü adam Randall’ın üç kanun adamını vururkenki soğukkanlılığı ve olay karşısındaki tepkisizliğiyse yönetmen Ed Harris’in kendi tercihidir. Belli ki, Ed Harris böyle davranarak farkını ortaya koymak istemiş. Bolca sahne tozu yuttuktan sonra, yönetmenliğin bir virüs gibi kanına girdiğini fark eden Ed Harris’in özgün bir Western filmine imza atmış olması şüphe götürmez bir gerçek.
Spaghetti Western’lerden (A Fistful of Dollars, Sabata, Hang Em High, The Good, the Bad and the Ugly) farklı bir platformda yer alan Appaloosa banka soygunlarından ziyade daha ciddi meselelere burnunu sokuyor: kanunlar. Yani ‘’kendi kanunu kendin belirle’’ hesabı…
Tüm bu anlatılanlara istinaden geçmişi bügüne taşıyarak günümüzün Western filmlerine ayak uyduramayan Appaloosa seyircilere retro havası solutan eskitilmiş bir kağıt gibi. Geçmişi bugüne taşıyan filmin asıl ilginç yanı “modernize” izler taşıması. Buna karşın görsel efektler kullanılmamış. Şayet görsel efektler kullanılsaydı filmin eskitilmiş görüntüsü bozulabilirdi. Eski yılların Western’lerinin yeniden gündeme gelmeleri dışında başka amaçlarla üzerinde biraz değişiklik yapılarak özgün bir biçimde beyazperdeye aktarılmalarının öncüsü olan Appoloosa iyi kotarılmış bir western.
Peki ya oyunculuk? Oyunculuklar gerçekten çok başarılı. A History Of Violence ve Eastern Promises filmlerinin gol yemeyen kalecisi gibi sertliğini her şekilde ortaya koyan Viggo Mortensen adeta şerif rolü için biçilmiş bir kaftan. Ed Harris için zaten söylenecek laf yok. Çünkü “görünen köy kılavuz istemez.”
Tespihi masaya yatırıp racona göre konuşmak gerekirse; Appaloosa başından sonuna kadar bir şeyler anlatmaya çalışan, diğer yanıyla çeşitli mesajlar vererek günümüzün kanunlarını da tartışmaya açan has bir Western. Bu tarzdan hoşlananlara kesinlikle tavsiye edilir!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
