Tabi ki, “Okuyucu”nun görkemli paketinin altında takdir edilmesi gereken özellikleri de var. Öncelikle, bütün gücünü Kate Winslet’in etkili performansından alan filmin, başrol oyuncusu seçiminde oldukça başarılı olduğunu söylememiz gerek. Zira filmin, Kate Winslet’in performansından yoksun kaldığı takdirde, İkinci Dünya Savaşı üzerine çekilmiş binlerce filmle birlikte rafa kaldırılacağına şüphe yok. Winslet, geçmiş icraatlarını (en azından bilinç düzeyinde) sorgulamadan, makinevari bir hayat süren Hanna’nın mesafeli tavrını ve çocuksu heyecanlarını başarıyla yansıtıyor ve canlandırdığı karakterin İkinci Dünya Savaşı’dan sonra bloke ettiği iç dünyasını bütünüyle görünür kılıyor.
Bununla birlikte, filmde başkarakter Michael Berg’ün gençliğini canlandıran David Kross’un performansı da son derece güçlü. “Okuyucu,” Michael’in tedirginliğini, korkularını ve Hanna’ya olan tutkusunu içtenlikle canlandıran David Kross’u ileride daha sık göreceğimizin en açık kanıtı.
Diğer yandan, Hanna ile ilgili gerçeklerin açığa çıkmasıyla beraber kendi kişisel geçmişini sorgulamaya başlayan Michael’ın, bir yandan da Nazi hükümetinin korkutucu icraatlarıyla yüzleşmesini iç içe anlatan filmin senaryosu da aslında oldukça zekice tasarlanmış. Tabi ki, “Okuyucu” bu zekice tasarıyı filmin uyarlandığı çok satan romanın yazarı Bernhard Schlink’e borçlu. Ancak uyarlandığı romana sadık kalmayı seçen film, belli ki oldukça yerinde bir karar vermiş.
Stephen Daldry de, “Okuyucu”nun sembolik anlamlara açık, çok katmanlı senaryosunu, olabildiğince akıcı bir biçimde görselleştirmeyi başarmış. Hanna’nın ‘kirli’ geçmişiyle başa çıkmak için verdiği mücadele ve Michael’ın Hanna’nın geçmiş icraatlarını mantık kuralları çerçevesinde değerlendirmeye uğraşırken yaşadığı bocalama filmin görsel diline en iyi şekilde aktarılmaya çalışılmış. Ancak Daldry’nin kimi noktalarda kör gözün parmağına yöntemiyle vurgulamaya çalıştığı iç çatışmalar ve ahlaki çelişkiler, filmin ister istemez belli bir noktadan sonra banalleşmesine neden olmuş.
Hanna’nın ‘kirli’ geçmişinden arınmak için takıntılı bir biçimde banyo yapması ve abartılmış çıplaklığı “Okuyucu”nun banal yönünü ortaya çıkaran en önemli özellikler. Bununla birlikte, Hanna’yı bir yandan kötü karakter suretine büründürmeye çalışırken bir yandan da kurban rolüne sokmaya uğraşan filmin suya sabuna dokunmadan işleri tatlıya bağlama isteğinin de öyküyü oldukça bayağı bir şekle büründürdüğünü de söylemek gerek. Öte yandan, hikayedeki en ‘Alman’ isme sahip olan Hanna Schmitz başta olmak üzere diğer tüm karakterlerin de olabildiğince Almanvari bir aksanla İngilizce konuşmaları ise izleyicileri her daim rahatsız eden ve filmin her aşamasını yapaylaştıran bir özellik.
Bana sorarsanız, yeni nesil Alman gençliğinin Nazi hükümeti ile olan hesaplaşması üzerine bir film izlemek istiyorsanız, 10. Sinema-Tarih Buluşması’nda gösterilen “Ve Sonra Turistler Geldi / Am Ende kommen Touristen”i seyretmenizde yarar var. Çünkü bu filmi izlerken anlatılan hesaplaşma hikayesini, öncelikle birinci elden dinleme imkanına sahip oluyorsunuz. Aynı zamanda, son derece sade bir üsluba sahip, düşük bütçeli bu yapım aracılığıyla, tüm Oscar şaşasından uzak bir biçimde, sadece hikayenin özüne odaklanıp, eleştirel bir hesaplaşma hikayesi izleyebiliyorsunuz.
Ancak eleştirel ve sahici bir yapımdan çok, dramatik ve kurgusal yönü kuvvetli bir çalışmayla karşılaşmaktan yanaysanız, “Okuyucu” sizin için uygun bir tercih olabilir. Çünkü satır aralarına bakıldığında alt yapısındaki boşlukları hemen belli etse ve fos çıksa da, “Okuyucu” oyuncu kadrosunda yer alan Kate Winslet, Ralph Fiennes ve David Kross gibi isimler sayesinde dramatik yapısını ayakta tutmayı başaran ve sıkılmadan izlenebilen bir çalışma. Tercih sizin.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder