17 Nisan 2009 Cuma
Yengeç Oyunu
Yaklaşık 100 yıl önce işlenen bir cinayetin perde arkasını aralama niyetindeki bir öğretim görevlisi ile öğencilerinin, bu çabaları sırasında karşılaştıkları engeller ve bunlara karşı geliştirdikleri çözümler üzerinden yürüyen hikâye, bir yandan da Asya (Selvi Boylum Al Yazmalım’a selam) adlı öğretim görevlisinin annesi ve kız kardeşlerinden oluşan ailesiyle yaşadıklarını ameliyat masasına yatırmaya çalışıyor. Asya’nın travmatik geçmişinin yansımaları da belli noktalarda hikâyenin gidişatını belirleme işlevi üstleniyor. Ama tüm bunların yarattığı dağınıklık, hiçbirinin bir ‘üst hikâye’ oluşturmasını sağlayamıyor ve filmi bir tür ‘kopukluklar senfonisi’ne dönüştürüyor. Bu kopukluk içinde yol bulmaksa neredeyse olanaksız hale geliyor.
Ali Özgentürk, ‘toplumun kadına bakışı’ gibi dikkate değer ve özenle işlenmesi gereken bir tema seçmiş olmasına karşın, bunu binbir parçaya bölerek bütünlüğün kaybolduğu bir yapı kuruyor filminde. Zaman zaman didaktiklik tuzağına da düşen yönetmen, özellikle sonlara doğru bu durumun kurbanı oluyor ve söylemek istediklerinin etkisinin neredeyse sıfır noktasına inmesine neden oluyor. ‘İddialı’ bir söylem tutturmak için mutlaka karakterlere bu türden ‘okkalı’ cümleler sarf ettirmek mi gerekiyor diye de bir soru geliyor aklımıza bu noktada. Durumlar üzerinden hareketle söylenebilecek her şeyin ifade edilebileceğini düşünüyoruz. Özellikle ‘halk mahkemesi’ sahnesinde ‘nokta’ koyma kaygısının zirve yaptığını ve filmin oraya kadar aksayarak da olsa getirdiklerini ‘sönmüş bir balon’a dönüştürdüğünü söylemek mümkün.
“Yengeç Oyunu”nun oyunculuk açısından da pek şansı yok gibi. Bunda oyuncuları mı, yoksa Ali Özgentürk’ün bizleri olduğu kadar oyuncuları da inandırmayan senaryosunu mu suçlamak gerek bilemiyoruz. Hiçbir oyuncu, filmin tamamına yayılan bir tutarlılığı sağlayamıyor; kiminin trajedisine ortak olalım derken, kimi de karikatür boyutunda bir karakter çalışmasıyla önümüze konuyor. Hâl böyle olunca, ‘oyuncu korosu’nun herhangi bir şekilde uyum yakalamadığına tanık oluyor ve zaten bir türlü içine giremediğimiz hikâyeden iyice kopuyoruz.
Ali Özgentürk’ün bir yönetmen olarak tıkandığını işaret eden “Yengeç Oyunu”, sinemacının eski başarılarını bir daha yakalamasının mümkün görünmediğini gösteriyor bir yandan da. Sinema sanatının geçirdiği değişime ayak uyduramama probleminin had safhada yaşandığını hissettiren bu durum, Özgentürk’ü “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın senaristi ve “At”ın yönetmeni olarak saygıyla anmamıza vesile oluyor, ama yönetmenin gelecek projelerine dair herhangi bir umut kırıntısı sunmuyor. Umarız yanıltır bizi Ali Özgentürk ve söylediklerimizi ağzımıza tıkar! Umarız...
Hızlı ve Öfkeli 4
Serinin dördüncü bölümü ilk üç filmin araya sıkıştırmaya çalıştığı konu ve senaryo gibi gereksizlikleri bir kenara atıyor ve arabaları uzun, seksi çekimlerle gösterdikten sonra türlü mekanlarda bitmek bilmeyen yarışlar sunuyor. Bunun üzerine bol bol kas gösterisi, zorlama kavga sahnesi ve daha da zorlama lezbiyen öpüşmeler sunuyor. Filmin pazarlama mekanizması erkek seyirciyi hedefine o kadar alıyor ki, filmin pelikül yerine testosterona basıldığını oğrensem şaşırmam.
Aslında ortada bir konu var gibi. Hatırladığım kadarıyla aktarmaya çalışayım: İlk filmden beri kanundan kaçmakta olan yasadışı yarışçı Dom Toretto (Vin Diesel), çetesinin önemli bir üyesinin öldürüldüğünü öğrendikten sonra evi olan Los Angeles’a dönmeye ve arkadaşının katilini bulmaya karar verir. Bu arada ilk filmde Dom’un kaçmasına izin veren dedektif Brian O’Conner (Paul Walker), efsanevi bir uyuşturucu baronunu alaşağı etmeyi planlıyordur. Zaman ilerledikçe Dom ve Brian, aynı hedefin peşinden gittiklerinin farkına varırlar.
Tabii ki seksenli yıllardan çıkma her polisiye intikam filminin baştacı olan bu klişe konunun var olmasındaki tek amaç, bir uzun yarış sahnesinden diğerine atlarken arada gözlerimizi dinlendirmemize olanak kılmak. Aslında kimsenin umru değil senaryo. Asıl amaç ilk filmin tıpatıp aynısını ekrana aktarıp kolaydan parayı koparmak. Bu amaç ilk filme kıyasla sadece iki adet “The” kelimesini aradan çıkaran orjinal isminden bile bariz. Türkçe ismi en azından sonuna “4” koymayı akıl etmiş.
Tamam senaryoyu umursamıyoruz, peki yarış sahneleri nasıl? Açıkcası filmi açan petrol kamyonu takibi hiç fena değil. Ardından gelen yarış sahnesi ise Need for Speed tarzı yarış oyunlarını o kadar hatırlattı ki, sanki Playstation’una yapışmış on yaşında bir çocuğa bakıcılık yapıyoruz ve velet bir kere oynamak için bile kontrolü vermeyi reddediyor. Hatta bu tür oyunların baştacı köşede görünen bilgisayar destekli GPS bile var filmde. Artık ne desem azdır.
Ta sekiz sene önce ilk film ile yıldızları parlayan Vin Diesel, Paul Walker, Michelle Rodriguez ve Jordana Brewster (Kim?), finansal bakımdan elle tutulur başka bir seriyi kapamayıp mega star hayalleri sönünce son şans olarak Hızlı ve Öfkeli’ye geri dönüyorlar. Vin Diesel’ın güneş gözlüklerinin ardından cool pozlar vermekten ileriye gidemeyen oyunculuğu ile Paul Walker’ın efor sarfetmeden abartı bir performans sergilemeyi becerdiği oyunculuğu iki yıldızın da geride bırakmaya uğraştığı eski işlerine geri dönmeleri yüzünden hissettikleri depresyona ayna tutuyor.
Filmin yönetimi hakkında bir iyi, bir kötü haberim var: İyi haber, Hızlı ve Öfkeli 4’ün yönetmeni 2002 yılının en başarılı bağımsız filmlerinden Better Luck Tomorrow’u yönetmiş Justin Lin. Kötü haber, Hızlı ve Ökeli 4’ün yönetmeni Annapolis ve Hızlı ve Öfkeli 3 gibi son yılların en çok dalga geçilen iki filmini de yönetmiş Justin Lin.
Better Luck Tomorrow vizyona girdiğinde Justin Lin’in filmi kendi finanse ettiği için milyonlarca dolarlık borca girdiği haberleri yayılmıştı. Lin, neredeyse sekiz yıl sonra halen bu borçları ödeyememiş herhalde ki halen önüne hangi film atılırsa yönetiyor. Hızlı ve Öfkeli 4’ün sonuna bakılırsa Hızlı ve Öfkeli 5’i yönetmesi beklenir.
Araba hayranları tarafından ani bir suikaste kurban gitmeden yazıyı burada bitirmem iyi fikir gibi. Fakat adil olalım, bu eleştiri boyunca bir kere bile filmde görünen alabaların kalitesini ti'ye aldım mı? Karanlık bir sokakta karşıdan karşıya geçerken Mustang V6’nızla beni ezmeden önce bu sorunun cevabı aklınıza gelir umarım.
Okuyucu / The Reader - Okuyucu
Aslına bakarsanız, “Okuyucu,” özellikle En İyi Film ve En İyi Uyarlama Senaryo kategorilerindeki adaylığını büyük ölçüde hikayesine borçlu. Film, 15 yaşında bir delikanlının İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz’de çalışmış bir gardiyan kadınla olan gönül bağı üzerinden Almanya’nın Nazi hükümeti ile olan hesaplaşmasını konu ediniyor. Hiç şüphesiz ki, böylesine trajik ve beyazperdede sıkça işlenen bir konuyu, Ralph Fiennes ve Kate Winslet gibi yıldız oyuncular ve Stephen Daldry gibi daha önce iki kez Oscar yarışına girmiş bir yönetmenle filme aldığınız zaman Oscar Akademisi’nin ilgisini çekmemeniz olanaksız. Anlayacağınız, “Okuyucu”nun paketi yeterince şaşalı ve göz alıcı. Oscar Akademisi için de genellikle paketin içinden ne çıkacağından çok, paketin ilk görüşte nasıl bir etki yarattığı önemli zaten.
Tabi ki, “Okuyucu”nun görkemli paketinin altında takdir edilmesi gereken özellikleri de var. Öncelikle, bütün gücünü Kate Winslet’in etkili performansından alan filmin, başrol oyuncusu seçiminde oldukça başarılı olduğunu söylememiz gerek. Zira filmin, Kate Winslet’in performansından yoksun kaldığı takdirde, İkinci Dünya Savaşı üzerine çekilmiş binlerce filmle birlikte rafa kaldırılacağına şüphe yok. Winslet, geçmiş icraatlarını (en azından bilinç düzeyinde) sorgulamadan, makinevari bir hayat süren Hanna’nın mesafeli tavrını ve çocuksu heyecanlarını başarıyla yansıtıyor ve canlandırdığı karakterin İkinci Dünya Savaşı’dan sonra bloke ettiği iç dünyasını bütünüyle görünür kılıyor.
Bununla birlikte, filmde başkarakter Michael Berg’ün gençliğini canlandıran David Kross’un performansı da son derece güçlü. “Okuyucu,” Michael’in tedirginliğini, korkularını ve Hanna’ya olan tutkusunu içtenlikle canlandıran David Kross’u ileride daha sık göreceğimizin en açık kanıtı.
Diğer yandan, Hanna ile ilgili gerçeklerin açığa çıkmasıyla beraber kendi kişisel geçmişini sorgulamaya başlayan Michael’ın, bir yandan da Nazi hükümetinin korkutucu icraatlarıyla yüzleşmesini iç içe anlatan filmin senaryosu da aslında oldukça zekice tasarlanmış. Tabi ki, “Okuyucu” bu zekice tasarıyı filmin uyarlandığı çok satan romanın yazarı Bernhard Schlink’e borçlu. Ancak uyarlandığı romana sadık kalmayı seçen film, belli ki oldukça yerinde bir karar vermiş.
Stephen Daldry de, “Okuyucu”nun sembolik anlamlara açık, çok katmanlı senaryosunu, olabildiğince akıcı bir biçimde görselleştirmeyi başarmış. Hanna’nın ‘kirli’ geçmişiyle başa çıkmak için verdiği mücadele ve Michael’ın Hanna’nın geçmiş icraatlarını mantık kuralları çerçevesinde değerlendirmeye uğraşırken yaşadığı bocalama filmin görsel diline en iyi şekilde aktarılmaya çalışılmış. Ancak Daldry’nin kimi noktalarda kör gözün parmağına yöntemiyle vurgulamaya çalıştığı iç çatışmalar ve ahlaki çelişkiler, filmin ister istemez belli bir noktadan sonra banalleşmesine neden olmuş.
Hanna’nın ‘kirli’ geçmişinden arınmak için takıntılı bir biçimde banyo yapması ve abartılmış çıplaklığı “Okuyucu”nun banal yönünü ortaya çıkaran en önemli özellikler. Bununla birlikte, Hanna’yı bir yandan kötü karakter suretine büründürmeye çalışırken bir yandan da kurban rolüne sokmaya uğraşan filmin suya sabuna dokunmadan işleri tatlıya bağlama isteğinin de öyküyü oldukça bayağı bir şekle büründürdüğünü de söylemek gerek. Öte yandan, hikayedeki en ‘Alman’ isme sahip olan Hanna Schmitz başta olmak üzere diğer tüm karakterlerin de olabildiğince Almanvari bir aksanla İngilizce konuşmaları ise izleyicileri her daim rahatsız eden ve filmin her aşamasını yapaylaştıran bir özellik.
Bana sorarsanız, yeni nesil Alman gençliğinin Nazi hükümeti ile olan hesaplaşması üzerine bir film izlemek istiyorsanız, 10. Sinema-Tarih Buluşması’nda gösterilen “Ve Sonra Turistler Geldi / Am Ende kommen Touristen”i seyretmenizde yarar var. Çünkü bu filmi izlerken anlatılan hesaplaşma hikayesini, öncelikle birinci elden dinleme imkanına sahip oluyorsunuz. Aynı zamanda, son derece sade bir üsluba sahip, düşük bütçeli bu yapım aracılığıyla, tüm Oscar şaşasından uzak bir biçimde, sadece hikayenin özüne odaklanıp, eleştirel bir hesaplaşma hikayesi izleyebiliyorsunuz.
Ancak eleştirel ve sahici bir yapımdan çok, dramatik ve kurgusal yönü kuvvetli bir çalışmayla karşılaşmaktan yanaysanız, “Okuyucu” sizin için uygun bir tercih olabilir. Çünkü satır aralarına bakıldığında alt yapısındaki boşlukları hemen belli etse ve fos çıksa da, “Okuyucu” oyuncu kadrosunda yer alan Kate Winslet, Ralph Fiennes ve David Kross gibi isimler sayesinde dramatik yapısını ayakta tutmayı başaran ve sıkılmadan izlenebilen bir çalışma. Tercih sizin.
Tabi ki, “Okuyucu”nun görkemli paketinin altında takdir edilmesi gereken özellikleri de var. Öncelikle, bütün gücünü Kate Winslet’in etkili performansından alan filmin, başrol oyuncusu seçiminde oldukça başarılı olduğunu söylememiz gerek. Zira filmin, Kate Winslet’in performansından yoksun kaldığı takdirde, İkinci Dünya Savaşı üzerine çekilmiş binlerce filmle birlikte rafa kaldırılacağına şüphe yok. Winslet, geçmiş icraatlarını (en azından bilinç düzeyinde) sorgulamadan, makinevari bir hayat süren Hanna’nın mesafeli tavrını ve çocuksu heyecanlarını başarıyla yansıtıyor ve canlandırdığı karakterin İkinci Dünya Savaşı’dan sonra bloke ettiği iç dünyasını bütünüyle görünür kılıyor.
Bununla birlikte, filmde başkarakter Michael Berg’ün gençliğini canlandıran David Kross’un performansı da son derece güçlü. “Okuyucu,” Michael’in tedirginliğini, korkularını ve Hanna’ya olan tutkusunu içtenlikle canlandıran David Kross’u ileride daha sık göreceğimizin en açık kanıtı.
Diğer yandan, Hanna ile ilgili gerçeklerin açığa çıkmasıyla beraber kendi kişisel geçmişini sorgulamaya başlayan Michael’ın, bir yandan da Nazi hükümetinin korkutucu icraatlarıyla yüzleşmesini iç içe anlatan filmin senaryosu da aslında oldukça zekice tasarlanmış. Tabi ki, “Okuyucu” bu zekice tasarıyı filmin uyarlandığı çok satan romanın yazarı Bernhard Schlink’e borçlu. Ancak uyarlandığı romana sadık kalmayı seçen film, belli ki oldukça yerinde bir karar vermiş.
Stephen Daldry de, “Okuyucu”nun sembolik anlamlara açık, çok katmanlı senaryosunu, olabildiğince akıcı bir biçimde görselleştirmeyi başarmış. Hanna’nın ‘kirli’ geçmişiyle başa çıkmak için verdiği mücadele ve Michael’ın Hanna’nın geçmiş icraatlarını mantık kuralları çerçevesinde değerlendirmeye uğraşırken yaşadığı bocalama filmin görsel diline en iyi şekilde aktarılmaya çalışılmış. Ancak Daldry’nin kimi noktalarda kör gözün parmağına yöntemiyle vurgulamaya çalıştığı iç çatışmalar ve ahlaki çelişkiler, filmin ister istemez belli bir noktadan sonra banalleşmesine neden olmuş.
Hanna’nın ‘kirli’ geçmişinden arınmak için takıntılı bir biçimde banyo yapması ve abartılmış çıplaklığı “Okuyucu”nun banal yönünü ortaya çıkaran en önemli özellikler. Bununla birlikte, Hanna’yı bir yandan kötü karakter suretine büründürmeye çalışırken bir yandan da kurban rolüne sokmaya uğraşan filmin suya sabuna dokunmadan işleri tatlıya bağlama isteğinin de öyküyü oldukça bayağı bir şekle büründürdüğünü de söylemek gerek. Öte yandan, hikayedeki en ‘Alman’ isme sahip olan Hanna Schmitz başta olmak üzere diğer tüm karakterlerin de olabildiğince Almanvari bir aksanla İngilizce konuşmaları ise izleyicileri her daim rahatsız eden ve filmin her aşamasını yapaylaştıran bir özellik.
Bana sorarsanız, yeni nesil Alman gençliğinin Nazi hükümeti ile olan hesaplaşması üzerine bir film izlemek istiyorsanız, 10. Sinema-Tarih Buluşması’nda gösterilen “Ve Sonra Turistler Geldi / Am Ende kommen Touristen”i seyretmenizde yarar var. Çünkü bu filmi izlerken anlatılan hesaplaşma hikayesini, öncelikle birinci elden dinleme imkanına sahip oluyorsunuz. Aynı zamanda, son derece sade bir üsluba sahip, düşük bütçeli bu yapım aracılığıyla, tüm Oscar şaşasından uzak bir biçimde, sadece hikayenin özüne odaklanıp, eleştirel bir hesaplaşma hikayesi izleyebiliyorsunuz.
Ancak eleştirel ve sahici bir yapımdan çok, dramatik ve kurgusal yönü kuvvetli bir çalışmayla karşılaşmaktan yanaysanız, “Okuyucu” sizin için uygun bir tercih olabilir. Çünkü satır aralarına bakıldığında alt yapısındaki boşlukları hemen belli etse ve fos çıksa da, “Okuyucu” oyuncu kadrosunda yer alan Kate Winslet, Ralph Fiennes ve David Kross gibi isimler sayesinde dramatik yapısını ayakta tutmayı başaran ve sıkılmadan izlenebilen bir çalışma. Tercih sizin.
Pazar: Bir Ticaret Masalı / Pazar: Bir Ticaret Masalı - Pazar:Bir Ticaret Masalı
“Pazar”, Doğulu bir genç adamın para kazanma adına giriştiği çabanın yan etkileriyle donanmış bir yol filmi atmosferinde gelişip sonlanan bir yapım. Kapitalizmin kolay yoldan köşe dönme zihniyetine verdiği primin artıklarıyla motivasyonlanan kahramanımızın hikâyesi, Türkiye’den Azerbaycan’a uzanan bir kaçakçılık serüvenine dönüşüyor ve ‘ticarî bakış’ın ipuçlarıyla ivmelenen bir ‘yitik adam’ portresi çiziyor bizlere. Mihram adlı bu karakterin yaşadıkları, her şeyi ‘mübah’ kılan kapitalist anlayışın yol açtığı dejenerasyonun da kapısını aralıyor ve onun saflıkla hinlik arasında sıkışıp kalan iç dünyasını deşifre etmemizi sağlıyor.
‘Küçük’ bir insanın ‘büyüme’ hayallerinin ete kemiğe bürünmüş hali diye de niteleyebileceğimiz “Pazar”, hamile karısıyla sıkıntılı bir yaşamı sürdürme çabasındaki kahramanımızın hayatla alışverişinin ardına takılıyor ve ödediğinin karşılığında neler aldığına (ya da alamadığına) yöneltiyor kamerasını. Ticaretin malla yaptığını Mihram hayatını ve geleceğini riske atarak yapıyor, ‘güzel yaşam’ hayalinin ona dayattığı pencereden bakmaya çalışıyor, dahası bu pencereden kafasını uzattığında olacaklara karşı savunmasız olduğunu da biliyor. Ama her şeye ve herkese karşın tehlikenin göbeğine atılmaktan da geri durmuyor.
Ben Hopkins, yazıp yönettiği filminde merkeze koyduğu karakterin her türlü motivasyonunu doğru araçlarla açıklıyor bizlere ve ‘karanlıklaşma’ riski taşıyan hikâyesini ‘aydınlık’ bir kadraj içinde tutmayı başarıyor. Trajediye doğru gitmesi beklenen kahramanın serüvenini ‘masalsı’ bir çizgiye oturtan ve Frank Capra’dan bu yana sinemanın temel yaklaşımları arasında ön sıralarda yer bulan ‘pembe gerçekçiik’ üzerine tırmanan bir yapı kurmayı başaran Hopkins, genç aktör Tayanç Ayaydın’ın Mihram karakterine hapsolmamızı sağlayan oyun gücünün de yardımıyla bütünü parçalamadan yoluna devam etme becerisi gösteriyor. Bu becerinin içine kattığı kapitalizm eleştirisini de sulandırmadan önümüze koyan yönetmen, yol hikâyelerinin çekiciliğinden de yararlanmayı biliyor ve kahramanın yolculuğunu ‘insanlık sınavı’ boyutuna taşıyor.
Hayatlarımızı şekillendiren ve çoğu zaman kurallarına isteyerek ya da istem dışı boyun eğdiğimiz kapizalizmin “Yapacaksın!” dediklerine karşı direnmenin olanaksızlığına da dem vuran “Pazar”, Kemal Sunal ve Şener Şen’li ‘toplumsal güldürü’leri hatırlatan yapısıyla keyifle izlenen bir film. Bu keyfin yanı sıra belli bir bilinç trafiği de sağlayan yapım, bu tavrını bir adım ileri taşıyamamanın sıkıntısını da yaşıyor ne yazık ki. Yukarıda sözünü ettiğimiz olumlu özelliklerinin altını çizerken ‘tereddütlü’ bir kalem tutuşuna sahip olan film, böylece etkiyi sınırlara kadar götürebilecek malzemesini belli bir noktada tutuyor. Yine de ‘para’nın hayatları nasıl yönettiği üzerine hissettirdikleriyle izlenmeyi hak eden bir çalışma olduğu tartışılmaz “Pazar”ın.
‘Küçük’ bir insanın ‘büyüme’ hayallerinin ete kemiğe bürünmüş hali diye de niteleyebileceğimiz “Pazar”, hamile karısıyla sıkıntılı bir yaşamı sürdürme çabasındaki kahramanımızın hayatla alışverişinin ardına takılıyor ve ödediğinin karşılığında neler aldığına (ya da alamadığına) yöneltiyor kamerasını. Ticaretin malla yaptığını Mihram hayatını ve geleceğini riske atarak yapıyor, ‘güzel yaşam’ hayalinin ona dayattığı pencereden bakmaya çalışıyor, dahası bu pencereden kafasını uzattığında olacaklara karşı savunmasız olduğunu da biliyor. Ama her şeye ve herkese karşın tehlikenin göbeğine atılmaktan da geri durmuyor.
Ben Hopkins, yazıp yönettiği filminde merkeze koyduğu karakterin her türlü motivasyonunu doğru araçlarla açıklıyor bizlere ve ‘karanlıklaşma’ riski taşıyan hikâyesini ‘aydınlık’ bir kadraj içinde tutmayı başarıyor. Trajediye doğru gitmesi beklenen kahramanın serüvenini ‘masalsı’ bir çizgiye oturtan ve Frank Capra’dan bu yana sinemanın temel yaklaşımları arasında ön sıralarda yer bulan ‘pembe gerçekçiik’ üzerine tırmanan bir yapı kurmayı başaran Hopkins, genç aktör Tayanç Ayaydın’ın Mihram karakterine hapsolmamızı sağlayan oyun gücünün de yardımıyla bütünü parçalamadan yoluna devam etme becerisi gösteriyor. Bu becerinin içine kattığı kapitalizm eleştirisini de sulandırmadan önümüze koyan yönetmen, yol hikâyelerinin çekiciliğinden de yararlanmayı biliyor ve kahramanın yolculuğunu ‘insanlık sınavı’ boyutuna taşıyor.
Hayatlarımızı şekillendiren ve çoğu zaman kurallarına isteyerek ya da istem dışı boyun eğdiğimiz kapizalizmin “Yapacaksın!” dediklerine karşı direnmenin olanaksızlığına da dem vuran “Pazar”, Kemal Sunal ve Şener Şen’li ‘toplumsal güldürü’leri hatırlatan yapısıyla keyifle izlenen bir film. Bu keyfin yanı sıra belli bir bilinç trafiği de sağlayan yapım, bu tavrını bir adım ileri taşıyamamanın sıkıntısını da yaşıyor ne yazık ki. Yukarıda sözünü ettiğimiz olumlu özelliklerinin altını çizerken ‘tereddütlü’ bir kalem tutuşuna sahip olan film, böylece etkiyi sınırlara kadar götürebilecek malzemesini belli bir noktada tutuyor. Yine de ‘para’nın hayatları nasıl yönettiği üzerine hissettirdikleriyle izlenmeyi hak eden bir çalışma olduğu tartışılmaz “Pazar”ın.
Kanun Benim
Deyim yerindeyse Western’ler Amerika’nın sömürgeci dönemine kadar geri giderken, vahşi doğanın medenileştirilmesi gerekiyordu. İronik bir biçimde ele aldığımızda ortaya çıkan sonuç aşikârdı: ıssız, uzak kaleler, çiftlikler, küçük kasaba barları, hapishaneler ve tabii kahramanların ve kötü adamların arasındaki çekişmeler… Genellikle Western’lerin bir çoğunda iyi-kötü karşıtlığının ötesine giden bir kaos vardır. Tüm bu anlatılanlardan yola çıkan Appaloosa, günümüzün koşullarına göre daha modernize edilmiş ve klasik olmayan bir Western. Başka bir okumayla; Kanun Benim (Appaloosa); sanat ağırlıklı bir roman adaptasyonu. Kısaca filmin hikâyesinden bahsetmek gerek. Çünkü film The Assassination Of Jesse James’in tarzına çok yakın.
1882 New Mexico, Appaloosa kasabası. Kanunsuzluk ve karmaşanın hüküm sürdüğü kasabalara seyyah olarak giden iki arkadaş Virgil (Ed Harris) ve Everett (Viggo Mortensen), gittikleri yerlerde kanun adamı olarak görev yaparlar. Kasabadaki halk uzun süredir Randall isimli bir çiftlik sahibi tarafından zulüm görmektedir. Randall’ı (Jeremy İrons) asmak üzere mahkemeye çıkaran ikilinin plânları kasabaya gelen dul bir kadının varlığıyla değişir. Hikâye bu noktadan sonra dramatik olarak akmaya başlar...
İçinde nefes alınan gezegenin düzenine küfür eden film; madalyonun sol tarafındaki düzensizlikle madalyonun sağ tarafındaki düzenin birbirlerine kenetlenmesiyle oluşan sistemin, ne kadar zavallı olduğunu seyirciye gösteriyor. Artı sistemin karanlık ve kanayan kalbine haklı saldırılarını sürdürürken, “kanun benim” diyen yasaların sadece tek kişiden ibaret olduğunu dile getirmekle kalmıyor, otoritenin tekdüzeliğini de ortaya koyuyor aynı zamanda. Bol paralı bol eğlenceli bir hayat anlayışının pompalanmadığı Appaloosa’da ilkel dönemin sorunları çok ciddi bir biçimde beyazperdeye yaftalanıyor. Bu nedenle Appaloosa oyuncu- yönetmen Ed Harris’in Batı’ya dair nostaljik fakat sert görüşlerini içeren ideolojisinin daha açık görüşlü toplumlarda psikolojik karmaşaya yol açmasını dile getiriyor.
Filmin başındaki şerif ve iki yardımcısının öldürülme sahnesi hunharlığın eseriyken, kötü adam Randall’ın üç kanun adamını vururkenki soğukkanlılığı ve olay karşısındaki tepkisizliğiyse yönetmen Ed Harris’in kendi tercihidir. Belli ki, Ed Harris böyle davranarak farkını ortaya koymak istemiş. Bolca sahne tozu yuttuktan sonra, yönetmenliğin bir virüs gibi kanına girdiğini fark eden Ed Harris’in özgün bir Western filmine imza atmış olması şüphe götürmez bir gerçek.
Spaghetti Western’lerden (A Fistful of Dollars, Sabata, Hang Em High, The Good, the Bad and the Ugly) farklı bir platformda yer alan Appaloosa banka soygunlarından ziyade daha ciddi meselelere burnunu sokuyor: kanunlar. Yani ‘’kendi kanunu kendin belirle’’ hesabı…
Tüm bu anlatılanlara istinaden geçmişi bügüne taşıyarak günümüzün Western filmlerine ayak uyduramayan Appaloosa seyircilere retro havası solutan eskitilmiş bir kağıt gibi. Geçmişi bugüne taşıyan filmin asıl ilginç yanı “modernize” izler taşıması. Buna karşın görsel efektler kullanılmamış. Şayet görsel efektler kullanılsaydı filmin eskitilmiş görüntüsü bozulabilirdi. Eski yılların Western’lerinin yeniden gündeme gelmeleri dışında başka amaçlarla üzerinde biraz değişiklik yapılarak özgün bir biçimde beyazperdeye aktarılmalarının öncüsü olan Appoloosa iyi kotarılmış bir western.
Peki ya oyunculuk? Oyunculuklar gerçekten çok başarılı. A History Of Violence ve Eastern Promises filmlerinin gol yemeyen kalecisi gibi sertliğini her şekilde ortaya koyan Viggo Mortensen adeta şerif rolü için biçilmiş bir kaftan. Ed Harris için zaten söylenecek laf yok. Çünkü “görünen köy kılavuz istemez.”
Tespihi masaya yatırıp racona göre konuşmak gerekirse; Appaloosa başından sonuna kadar bir şeyler anlatmaya çalışan, diğer yanıyla çeşitli mesajlar vererek günümüzün kanunlarını da tartışmaya açan has bir Western. Bu tarzdan hoşlananlara kesinlikle tavsiye edilir!
1882 New Mexico, Appaloosa kasabası. Kanunsuzluk ve karmaşanın hüküm sürdüğü kasabalara seyyah olarak giden iki arkadaş Virgil (Ed Harris) ve Everett (Viggo Mortensen), gittikleri yerlerde kanun adamı olarak görev yaparlar. Kasabadaki halk uzun süredir Randall isimli bir çiftlik sahibi tarafından zulüm görmektedir. Randall’ı (Jeremy İrons) asmak üzere mahkemeye çıkaran ikilinin plânları kasabaya gelen dul bir kadının varlığıyla değişir. Hikâye bu noktadan sonra dramatik olarak akmaya başlar...
İçinde nefes alınan gezegenin düzenine küfür eden film; madalyonun sol tarafındaki düzensizlikle madalyonun sağ tarafındaki düzenin birbirlerine kenetlenmesiyle oluşan sistemin, ne kadar zavallı olduğunu seyirciye gösteriyor. Artı sistemin karanlık ve kanayan kalbine haklı saldırılarını sürdürürken, “kanun benim” diyen yasaların sadece tek kişiden ibaret olduğunu dile getirmekle kalmıyor, otoritenin tekdüzeliğini de ortaya koyuyor aynı zamanda. Bol paralı bol eğlenceli bir hayat anlayışının pompalanmadığı Appaloosa’da ilkel dönemin sorunları çok ciddi bir biçimde beyazperdeye yaftalanıyor. Bu nedenle Appaloosa oyuncu- yönetmen Ed Harris’in Batı’ya dair nostaljik fakat sert görüşlerini içeren ideolojisinin daha açık görüşlü toplumlarda psikolojik karmaşaya yol açmasını dile getiriyor.
Filmin başındaki şerif ve iki yardımcısının öldürülme sahnesi hunharlığın eseriyken, kötü adam Randall’ın üç kanun adamını vururkenki soğukkanlılığı ve olay karşısındaki tepkisizliğiyse yönetmen Ed Harris’in kendi tercihidir. Belli ki, Ed Harris böyle davranarak farkını ortaya koymak istemiş. Bolca sahne tozu yuttuktan sonra, yönetmenliğin bir virüs gibi kanına girdiğini fark eden Ed Harris’in özgün bir Western filmine imza atmış olması şüphe götürmez bir gerçek.
Spaghetti Western’lerden (A Fistful of Dollars, Sabata, Hang Em High, The Good, the Bad and the Ugly) farklı bir platformda yer alan Appaloosa banka soygunlarından ziyade daha ciddi meselelere burnunu sokuyor: kanunlar. Yani ‘’kendi kanunu kendin belirle’’ hesabı…
Tüm bu anlatılanlara istinaden geçmişi bügüne taşıyarak günümüzün Western filmlerine ayak uyduramayan Appaloosa seyircilere retro havası solutan eskitilmiş bir kağıt gibi. Geçmişi bugüne taşıyan filmin asıl ilginç yanı “modernize” izler taşıması. Buna karşın görsel efektler kullanılmamış. Şayet görsel efektler kullanılsaydı filmin eskitilmiş görüntüsü bozulabilirdi. Eski yılların Western’lerinin yeniden gündeme gelmeleri dışında başka amaçlarla üzerinde biraz değişiklik yapılarak özgün bir biçimde beyazperdeye aktarılmalarının öncüsü olan Appoloosa iyi kotarılmış bir western.
Peki ya oyunculuk? Oyunculuklar gerçekten çok başarılı. A History Of Violence ve Eastern Promises filmlerinin gol yemeyen kalecisi gibi sertliğini her şekilde ortaya koyan Viggo Mortensen adeta şerif rolü için biçilmiş bir kaftan. Ed Harris için zaten söylenecek laf yok. Çünkü “görünen köy kılavuz istemez.”
Tespihi masaya yatırıp racona göre konuşmak gerekirse; Appaloosa başından sonuna kadar bir şeyler anlatmaya çalışan, diğer yanıyla çeşitli mesajlar vererek günümüzün kanunlarını da tartışmaya açan has bir Western. Bu tarzdan hoşlananlara kesinlikle tavsiye edilir!
Canavarlar Yaratıklara Karşı
Animasyon film CYK, ilk önce, evlenmek üzere olan bir kız, onun nişanlısı, ailesi, yaşadığı yer, kurduğu hayaller etrafında şekillenince merak etmeden duramıyor insan, canavarlar, yaratıklar, nasıl olacak da dahil olacak bu filme? Ama film bu soruyu cevaplandırmakta çok da gecikmiyor aslında, hakkını yemeyelim, düğün günü esas kızımızın başına gelenler, sonrasında Susan’ın bir canavar haline gelmesi, hükümet tarafından canavar haline gelen diğer üç karakterle Susan’ı bir hapishaneye kapatılması, bu iyi niyetli dört canavarın, bir süre sonra California’yı işgal eden uzaylılara karşı savaşmaları için gene hükümet tarafından serbest bırakılmaları…
Film bir anda hareketleniyor. Hareketlenmekle kalmıyor, espriler ardı ardına geliyor. Uzun süredir izlediğim en esprili animasyon olduğunu söyleyebilirim. Boltu çok sevmiştim, özellikle de senaryo açısından Truman Show’a olan benzerliği, bu şekilde de aslında ciddi bir konuyu ele alıyor oluşu, karakterlerin sevimliliğiyle de yüzümüzü güldürmesinden dolayı… CYK’de ise gene hem ciddi, çok ciddi bir konu var, hem de espriler gerçekten çok başarılı. Filmin komedi kısmı, sadece karakterlerin sevimliliğinin üzerine oturtulmamış, gerçekten senaryo, belirli bir espri anlayışının üzerinde…
Ciddi, hem de çok ciddi bir konuyu ele alışı derken kastettiğim ise, bu uzaylı meselesi… Amerikalıların, uzaylılarla ilgili olan paranoyalarını gerçekten çok güzel tiye almış, alırken de bir Amerikan Başkanı yaratmış ki, gerçekten hareketlerini izlemeye, yaptığı gafları dinlemeye değer… Filmin bir karesinde televizyonda şöyle manidar bir cümle geçiyor: Ufoların indiği görülen tek ülke: ABD. Diğer akılda kalıcı manidar espriler ise şöyle, uzaylıların şehri istilası sonrası toplanan devlet büyükleri, şöyle çözümler bulurlar:
—Bu konuda en iyi bilimsel düşünceleri almalıyız, Hindistan’ı telefona bağlayın!
—Amerika’yı başka bir gezegene taşıyalım!
—Uzaylılara yeşil kart verelim ve Amerikalı olmanın gururunu yaşatalım!
— Ben böyle zamanlarda kendime şunu soruyorum: Oprah bu durumda ne yapardı?
Amerika eleştirilerinin yanısıra, filmde altmetin olarak Susan’ın bir canavara döndüğünde aslında içindeki gücü keşfetmesi ve kendini tanıması, bir işe gücünü ve isteğini verdiğinde sonuna kadar gidebildiğini farkedişi de güzel işlenmiş. Animasyon harikası çizimlerin insanda yarattığı keyif ise bu tarz filmlerin çoğunda yaşadığımız ortak bir duygu ama bu filmde, California’da yer alan Golden Gate köprüsünün, San Francisco Limanı’nın da yer alması, filme ekstra bir keyif, inanılmaz bir gerçeklik katmış. Karakterler karikatür olsa da çevredeki detaylar kesinlikle çok “gerçek” düşünülmüş.
“Monsters vs. Aliens”, DreamWorks’ün tümüyle 3 boyutlu olarak geliştirilen ilk InTru3D filmi... Shrek, Madagaskar, Kung Fu Panda gibi animasyon filmlerle başarıyı yakalayan Dreamworks Animation, CYK ile çıtayı yükseltiyor. Hem çocuklar, hem büyükler keyifle seyredecek, çocuklar karakterlerin sevimliliğiyle, renklilikleriyle eğlenirken, büyükler esprilerin, manidar dokunmaların tadını çıkaracaklar.
Kehanet / Knowing - Kehanet
Kehanet, aynı oranda bayıldığım ve nefret ettiğim bir film. Yönetmen Alex Proyas, bilim kurgu sinemasının en iyi beş örneğinden biri Gizemli Şehir’e imza atmış. O filmin vizyona girdiği doksanların sonunda Proyas’ın Kubrick’in ve Spielberg’in yerini alacağına inanıyordum. 2004 yılının içler acısı “Asimov uyarlaması” Ben Robot, bu ümitlerimi yerin dibine geçirdi. Kehanet’i izledikten sonra Karanlık Şehir’in başarısının artık şans eseri olduğuna inanıyorum. Kim bilir, belki de bu durum kaos teorisini kanıtlıyordur. Kehanet gibi bir filme imza atan Proyas’ın kendi kariyerinin kaos teorisi sayesinde oluşmasına “ironik” desem yetmez.
Hikaye aslında gayet Alacakaranlık Kuşağı'msı bir gizem ile başlıyor. Bir ilkokulun öğrencileri, elli yıl öncesinin öğrencileri tarafından bir zaman kapsülüne konmuş resimleri alır. Hazin bir kazada ölen eşine halen yas tutan MIT profesörü John Koestler’in (Nicholas Cage) oğlu Caleb (Chandler Canterbury), üzerinde sadece bir seri numara bulunan bir kağıt alır zaman kapsülünden. İlk başta bu ilginç belgeyi umursamayan John, daha yakından bakınca numaraların geçen elli yılda oluşan felaketlerin tarihlerini, mekanlarını ve kurban sayılarını verdiğinin farkına varır.
Kehanet, salona analitik gözlerle girecek seyircide başağrısı yaratacak bir gerilim. Felaketler sonrası oluşan kurban sayısını numarası numarasına tahmin ediyor bu belge. Fakat biliyoruz ki özellikle yüzlerce, binlerce kişinin öldüğü felaketlerde gerçek ölüm sayısı ile bildirilen ölüm sayısı arasında her zaman bir fark vardır. Öyleyse bu belge gerçek ölüm sayısını mı, yoksa otoriteler tarafından bildirilen ölüm sayısını mı belirtiyor? Eğer John bir felaketin kurban sayısını öğrenmek için bir kanaldan diğerine atlarken farklı numaralarla karşılaşırsa ne olacak? Ayrıca Caleb’i takip eden Yabancılar, neden sonradan öğrendiğimiz planı hemen yerine getirmiyor?
Bütün bu mantık problemlerine rağmen yönetmen Proyas, gayet sıkı bir gerilim yaratıyor aslında. Eğer filmin bazı hikaye problemlerini görmezden gelirseniz filmin ilk yarısı son bir kaç sene içinde gördüğüm en ilgi çekici ve gerçek anlamda gerici gerilimlerden biri. Proyas’ın yarattığı durmak bilmeyen tempo ve Marco Beltrami’nin keskin ve hararetli müziği senaryonun eksikliklerini ört bas etmeyi başarıyor.
Fakat asıl problem tabii ilk yarıdan sonra başlıyor. İşte bu noktada hayatın anlamı, şans ve kader üzerine oluşan ilgi çekici bir diyaloğun ortasında birden İncil ortaya çıkıyor ve tartışmanın aslında ne kadar tek taraflı olduğunun farkına varıyoruz.
Bu noktada Hristiyan inancına veya her hangi diğer organize dine taş atmak amacım değil. Film her ne kadar bariz olarak Hristiyan mitolojisine göndermelerde bulunsa da, tıpatıp veya benzer inançlar hemen her büyük dinde mevcut. Asıl problem, Kehanet’in baştan amaçlarını beyan etmeyip gayet sürükleyici bir gerilim oluştururken birden tek taraflı bir vaaza dönüşmesi. Tabii ki bu konuda stüdyonun pazarlama stratejisini suçlamak zor. Sonuçta filmin fragmanlarında son yarısındaki bazı detayları göstermek, hikayenin bazı sürprizlerini bozacaktır. Fakat filmin gerçek amacını biraz da olsun gösteren bir pazarlama paketi yerinde olabilirdi.
Narnia Günlükleri benzer Hristiyan inançlarını nasıl fantazi türünün arkasında saklıyorsa, Kehanet aynı numarayı bilim-kurgu türü ile yapıyor. Bazı seyirci Narnia Günlükleri’ne bakıp konuşan bir aslanın kötü buz cadısına olan savaşını anlatan masum bir fantezi olarak bakar, diğer seyirci ise Hz. İsa’nın hikayesini önüne serpilmiş bulur. İşte Narnia hakkında bu ikinci teoriye inandığım için Kehanet’in sonu hakkında da o kadar da tartışmaya açık değilim. Fakat son karar size kalmış.
Pembe Panter 2
2006’daki ilk Pembe Panter’de, gerçekten de, Steve Martin’in kaymasına, düşmesine, orasını burasını kırmasına ve o antipatik mi sempatik mi karar vermekte insanı zorlayan fransız aksanlı ingilizcesine daha ne kadar gülebiliriz ki, düşüncesi vardı çoğu izleyicide. Bu yüzden bu filmi değerlendirirken çoğu insan, tamam işte, klasik sakar Clouseau ve o aksan! diyerek filmi görmek istemeyebilir. İlginçtir, bu kez film o kadar sıradan olmamış. Fakat gene de insan merak edemeden duramıyor: 1963-1976 yılında çekilmiş olan Pembe Panter serisinin esas karakteri Peter Sellers’dan sonra, Steve Martin gibi bi oyuncu, bu tekrarda neden bulunmak ihtiyacını duydu?
Steve Martin, kendi jenerasyonunun belki de en orijinal ve zeki komedyenlerinden biri. Hiçbir şekilde, saçma filmlerde oynayıp kendini bir şekilde beyazperdeye atmaya ihtiyacı olan bir oyuncu değil. Başarılı ve benzersiz oyunculuğunun yanısıra, senaryolarda eli kalem de tutuyor, hayal gücü de çok geniş. O zaman neden Pembe Panter serisi? Belki de kendince bir Peter Sellers olmak istiyor, onunla yarışıyor. Çünkü bu şekilde geleneksel bir komedinin peşinden gitmiş oluyor, adını bu geleneksel komedyenlerin isimlerinin yanına yazdırmak istiyor sanki…
Filmde Jean Reno ve Andy Garcia’nın varlığı, bana, şu meşhur Ocean’s Eleven serisini de hatırlattı, bu iki jönü komedi türünde kullanmakla film oldukça zevkli bir seyirlik sunmuş oldu izleyicilere kanımca. Baş dedektif Dreyfus rolündeki John Cleese’i de unutmamak lazım, gerçekten çok iyi performans sergilemiş. Steve Martin’in yanında hepsi biraz sönük kalsa da, ellerinden gelenin en iyisini yapmışlar oyunculuk adına.
İlkinden daha ilginç ve sürükleyici bir senaryoya sahip olmasına ve iyi bir oyuncu kadrosu oluşturmuş olmasına rağmen, Pembe Panter 3 gibi bir devam beklentisine sokmuyor bizi maalesef ikinci Pembe Panter. Özellikle zamanında Peter Sellers serilerini seyretmiş olan jenerasyon, Pembe Panter’in bu yeni haline pek alışabilmiş ve alışabilecekmiş gibi görünmüyor doğrusu.
Deli Deli Olma
Kars’ın bir köyünde, müziğe yetenekli bir çocuk olan Alma, tüm köyün yaka silktiği huysuz ninesi Popuç ve Alma’nın yakın dostluk kurduğu ama Popuç’un ölesiye nefret ettiği, Rusya’dan göçmüş bir Malakan olan Mişka ekseninde ilerliyor film. Köyden eğlenceli yan karakterler, özellikle elden ele dolaşan bir piyano üzerinden kurulan komedi unsurları ve Popuç ile Mişka’nın ortak geçmişini öğrendikçe öne çıkan dramatik bir aşk öyküsü filmi taşıyor.
Tarık Akan, Şerif Sezer ve Levent Tülek’in performanslarıyla başı çektiği filmde, Alma rolündeki Cemile Nihan’ın samimi ve doğal oyunculuğu da işliyor. Teknik olarak da kalburüstü bir iş çıkınca ortaya; keyifle izlenen, hatta finaliyle gözleri yaşartan bir yapıma dönüşüyor Deli Deli Olma.
Ancak portföyünü giderek güçlendiren yönetmen Murat Saraçoğlu’nun, belli ki oyuncularla (özellikle çocuk oyuncularla) iyi çalışıyor olması dışında, bir sinemacı olarak hala ciddi zaafları bulunduğunu söylemek gerek. Başlangıç kısımlarında, yani karakterleri tanıyıp öyküye girene kadar, filmin sinema dili ve zayıf mizansenleri seyredeni oldukça zorluyor; açıkçası sıkıyor.
Neyse ki düzgün bir senaryo, hele ki iyi oyunculuklarla birleştiğinde, bir filmi kurtarmaya her zaman yeterlidir. Deli Deli Olma da seyircisinde samimi duygular uyandıracak, iyi niyetli ve keyifli bir film olarak sınıfı geçen, kalburüstü bir popüler sinema örneği olarak tamamlanıyor.
Marley ve Ben
Bir köpek almak, karısının çocuk arzusunu bir süreliğine ötelemeye çalışan John’un fikri. Ancak Marley gibi laftan anlamaz, yerinde durmaz bir köpek hayatlarını da değiştiriyor. Marley, bu evliliğin olduğu kadar John’un da bir yansıması aslında. Zaptedilmek istemiyor. Ve bu aile, Marley ile birlikte büyüyor.
John’un hayalini kurduğu ama peşinden gidemediği özgür yaşamı, çok yakın bir arkadaşı yaşıyor. Arkadaşıyla birlikte ideallerinin peşinde gitmek, kariyerinde yükselmek arzusu, çocuk sahibi olunca kendiliğinden geri plana itiliyor. Hayatı sorumluluklar belirliyor. Filmin merkesi John olsa da benzer şeyler karısı Jenny için de geçerli. Başarılı bir kariyerden, çocukları için vazgeçiyor. Ve çocuklarını ne kadar sevse de kaçırdığı şeylerin acısını içinden atması, elindekiyle mutlu olmaya alışması vakit alıyor.
Zamanla olgunlaşıyorlar. Ya da sadece kabulleniyorlar. Yaşamları, her daim güneşli ve hareketli bir tatil beldesi yerine, pastel tonların hakim olduğu büyük kentte sürüyor. Marley ile birlikte onlar da yaşlanıyorlar. John kendini fazla şaşırtamıyor belki artık; bir muhabir gibi de hissetmiyor. Yıllar sonra yolda karşılaştığı arkadaşı hala hareket halinde, hala çapkın ve hala bekarken; John kurulu düzeniyle mutlu olmaya alışıyor.
Şeytan Marka Giyer filminden tanıdığımız yönetmen David Frankel, kimi yersiz şok zoomlar dışında, temiz bir şekilde sunuyor bu öyküyü. Oyunculuklar da aynı ölçüde temiz; filmin üstüne çıkmayacak denli ekonomik. Tabii hepsi standart (belki biraz da karaktersiz) Hollywood kalıpları içinde. Ama mütevazı bir aile öyküsünden popüler sinema çıkartmak isteyen bir yapım için bu gayet normal.
Karşımızdaki Noel dönemi Amerikan filmi, bütün bunları mutlu bir aile tablosuna bağlıyor belki. Güvenebileceğimiz şeyin aile olduğunu söylüyor. Entelektüel anlamda ciddiye alınmak, bazı eleştirmenlerin takdirini toplamak istiyorsanız, yapmanız gereken son şeydir herhalde bu. Ama karşımızdaki bir popüler sinema ürünü; Revolutionary Road değil. Buna rağmen Marley ve Ben, Sam Mendes’in filminin son derece teatral ve ağdalı yollardan söylediği bazı şeyleri, yer yer gayet basit ve sinemasal şekillerde ifade etmeyi bile başarıyor.
O mutlu aile tablosuna, aslında gayet buruk bir şekilde de yaklaşıyor. Filmin senaryosundaki Scott Frank (Minority Report, Out of Sight) ve Dan Roos (The Opposite of Sex, Single White Female) imzası sağlıyor herhalde bu farkı. Şimdi film çok iyi para kazandı diye, bütün bunları yabana mı atalım?
2009 vizyona girecek sinema filmler
| Tür : Komedi / Macera / Gizem / Aile Gösterim Tarihi : 17 Nisan 2009 Yönetmen : Harald Zwart Senaryo : Scott Neustadter , Michael H. Weber , Steve Martin , Michael H. Weber , Maurice Richlin , Blake Edwards , Scott Neustadter (Kitap) Görüntü Yönetmeni : Denis Crossan Yapım : 2009, ABD , 92 dk. |
|
Şef Müfettiş Dreyfus Fransız Polis Dedektifi Müfettiş Clouseau'yu, uluslararası detektif ve uzmanlardan oluşan rüya takıma atamaya mecbur bırakılmıştır. O da, bu grupla birlikte hırsızları yakalamak ve çalınan el yapımı hazineyi ele geçirmek için maceraya atılır.
2006 yılında vizyona giren ve dünyada ses getiren Pembe Panter serisinin ikincisinin çekimleri Paris ve Roma'da yapıldı. İkinci filmin oyuncu kadrosu da ilki gibi göz dolduruyor.
| Tür : Gerilim / Dram / Suç Gösterim Tarihi : 17 Nisan 2009 Yönetmen : Kevin Macdonald Senaryo : Paul Abbott , Matthew Michael Carnahan Görüntü Yönetmeni : Rodrigo Prieto Müzik : Alex Heffes Yapım : 2009, ABD / İngiltere , 132 dk. |
|
| Amerikan Kongresi'nin yakışıklı, soğukkanlı ve temkinli üyesi Stephen Collins (Ben Affleck), bağlı olduğu siyasi partinin geleceğini temsil eder. Savunma harcamalarını denetleyen komitenin başkanlığı gibi bir görevi vardır. Yaklaşan başkanlık seçimleri için partisinde tüm gözler onun üzerine çevrilmiştir. Onun araştırma asistanının ve metresinin vahşice öldürülmesi üzerine o güne kadar derinlerde bir yerde gömülü duran sırlar birer birer ortaya çıkmaya başlar. Araştırmacı gazeteci McCaffrey'nin (Russell Crowe) bu olaya ilgi duymasının iki sebebi vardır. Birincisi Collins onun eski arkadaşıdır, ikinci sebebi ise acımasız editörü Cameron Lynne’dan (Oscar ödüllü Helen Mirren) bu olayı araştırma görevi almıştır. Çaylak gazeteci partneri Della Frye (Rachel McAdams) ile birlikte katilin kimliği üzerindeki esrar perdesini kaldırmaya çalışan McAffrey, ülkenin güç dengelerini sarsacak bir komployu ortaya çıkartacak adımları atmaya başlar. Sahte doktorların ve yozlaşmış zengin politikacıların var olduğu bir kentte çok önemli bir gerçeği öğrenecektir: Milyar dolarlar tehlikeye girmişse hiç kimsenin sadakati, güvenirliliği, sevgisi ve hayatı güvence altında değildir. |
| Tür : Dram Gösterim Tarihi : 17 Nisan 2009 Yönetmen : Atalay Taşdiken Senaryo : Atalay Taşdiken Görüntü Yönetmeni : Ali Özel Müzik : Erkan Oğur Yapım : 2009, Türkiye , 94 dk. |
|
| Dokuz yaşında bir çocuk; hem ağabey, hem baba, hem anne, hem de bir bilge olabilir mi? Ayşe için olur. Hatta hiçbir şeyden korkmayan bir ağabeydir o. Annesiz iki çocuğun içinizi ısıtacak, kimi zaman gözünüzü yaşartacak öyküsü. Hem de gerçek. Yalın bir dille köyü, köyün insanlarını, kardeşlerin ilişkini anlatan film, sürpriz bir finalle bitiyor. 2009 İstanbul Film Festivali programında yer alan film, 59. Berlin Uluslararası Film Festivali 'nde de gösterilen iki Türk filminden biri oldu. |
| Tür : Dram Gösterim Tarihi : 17 Nisan 2009 Yönetmen : Murat Saraçoğlu Senaryo : Hazel Sevim Unsal Görüntü Yönetmeni : Mustafa Kuscu Yapım : 2009, Türkiye |
|
Mişka ve Alma arasında oluşan sıcak bir dostluk üzerinden köyün kendine has hikayeleri ortaya çıkar. Bir taraftan da Mişka'nın hiç kavuşamadığı, ailesinin aksine sinirli bir kadın olan Popuç vardır.
120 ve O… Çocukları filmlerinin yönetmeninden Tarık Akan ve Şerif Sezer'in başrollerini paylaştığı, Kars'ın bir köyünde geçen film; komik, naif, içten ve bizi anlatan bir hikaye.
| Tür : Aksiyon Yönetmen : Renny Harlin Senaryo : Daniel Kunka Görüntü Yönetmeni : David Boyd Müzik : Trevor Rabin Yapım : 2009, ABD |
|
| Milyonlarca dolarla kaçmaya çalışan Miles Jackson'ı, New Orleans polisi Danny Bexter durdurmayı başarır. Ancak Miles'ın kız arkadaşı yanlışlıkla öldürülür. Hapse giren Miles bir yıl sonra hapisten kaçmayı başarır ve Danny'nin peşine düşer. Danny ile alay ederek ona 12 tane çözülmesi imkansız görevler verir. Danny'nin bu 12 raundu geçmesi sonucu kız arkadaşı Molly'nin hayatı kurtulacaktır. Konusuna alışkın olduğumuz filmin başrolünde güreşçi John Cena ve yönetmen koltuğunda aksiyon filmlerinden bildiğimiz Renny Harlin var. |
| Tür : Komedi Gösterim Tarihi : 26 Haziran 2009 Yönetmen : Burr Steers Senaryo : Jason Filardi Yapım : 2009, ABD , 102 dk. |
|
| 1989 yılında lise son sınıf öğrencisi olan Mike O'Donnell okulun basket takımının yıldızıdır. Üniversite bursu ve parlak bir gelecek avucunun içindedir. Ama o her şeyi elinin tersiyle itip, bebek beklediğini yeni öğrendiği kız arkadaşı Scarlet'la yaşamaya karar verir. Yaklaşık 20 yıl sonra, Mike'ın şaşalı günleri kesinlikle geride kalmıştır. Scarlet'la evliliği paramparçadır, işteki terfi onu es geçmiştir, ergenlik çağındaki oğlu onun bir zavallı olduğunu düşünmektedir ve lisede bir inekken sonradan teknoloji milyarderi olan en iyi arkadaşı Ned'in yanında yaşamaya mecbur kalmıştır. Ama Mike'a ikinci bir şans verilir ve mucizevi bir şekilde 17 yaşına geri döner. Mike'ın görünümü belki 17 yaşında gibidir, ama 30 küsur yaşındaki tavırları 2009 yılının son sınıf öğrencileri arasında hiç de havalı olmaz. Mike en iyi yıllarını yeniden yakalamaya çabalarken başına gelmiş en iyi şeyleri kaybedebilir... |
| Tür : Gerilim / Dram / Aksiyon / Politik Yönetmen : Kari Skogland Senaryo : Kari Skogland , Nicholas Davies (Kitap) , Martin McGartland (Kitap) Görüntü Yönetmeni : Jonathan Freeman Müzik : Ben Mink Yapım : 2008, İngiltere / Kanada , 117 dk. |
|
| 1980'lerde Belfast'ta yaşayan Martin İngiliz Polisi tarafından IRA'ya sızmak ve İngiltere için istihbarat toplamakla görevlendirilir. IRA'ya gönüllü olarak katılan ve faaliyetlerinde yer alan Martin, birkaç sene başarıyla bilgi sızdırsa da açığa çıktı gün, örgütün işkencelerine maruz kalmaktan kaçamaz. Martin McGartland'ın otobiyografik romanından uyarlanan 50 Ölü Adam, kendisinin 1991'e kadar yaşadıklarını ele alıyor. IRA'nın elinden kurtulmayı başaran McGartland, bugün bile halen saklanan bir isim. |
| Tür : Komedi Yönetmen : Takeshi Kitano Senaryo : Takeshi Kitano Yapım : 2008, Japonya |
|
| Zengin bir ailenin çocuğu olan Machisu ailesini erken yaşta kaybeder. Hiçbir zaman resimde başarı kazanmamasına rağmen hayallerinin peşinden gider ve ressam olmaya karar verir. Filmin ismi Yunan filozofu Elea'nın Zano'sundan geliyor. Filmin galası Venedik filminde yapılacak. Usta Yönetmen, senarist, oyuncu ve aynı zamanda video oyun dizaynırı birçok ödüllü filmlere imza atmış Takeshi Kitano'nun yeni komedi filmi. Film, usta yazarın otobiyografisinin Takeshis' ve Glory to the Film Maker'dan sonraki üçüncü bölümü. |
| Tür : Komedi / Dram / Gençlik Gösterim Tarihi : 15 Mayıs 2009 Yönetmen : Emre Akay Senaryo : Eser Yazıcı Yapım : 2009, Türkiye |
|
| Öğretmenleri ruhları duymadan dize getiren, okulun tüm öğrencileri üzerinde söz sahibi olan 5 kızın oluşturduğu Adab-ı Muaşeret adlı çete bir tarafta, onlara karşı erkekler çetesi Mokokolar diğer tarafta. Ya bu iki çete lideri birbirine aşık olursa? Kendi sert kurallarını yıkıp birlikte olabilirler mi? Adab-ı Muaşeret dostluk, aşk ve lise tecrübeleri üzerine eğlenceli bir film.
|
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
